KÖYÜMÜN TARİHİ VE DEDEM

KÖYÜMÜN TARİHİ VE DEDEM !!

Rahmetli dedem Hacı Kurban (namı-değer tekbıyık Kurban) anasız büyüdüğü için yaşamı boyunca çok acı çekmiştir. Bu nedenle biz torunlarına yaşadığı sıkıntıları, anası, babası ve dedesi ile ilgili hikayeler anlatmıştır. Dedemin çok üzülmesinin nedeni, annesinin kendilerini bırakıp geldikleri yer olan Ardahan’a dönemsinden dolayı anasız ve de babasız kalmasından kaynaklanmıştır. Dedemin babası genç yaşta öldüğünden, uzun boylu güzel bir kadın olan Hidayet ninemiz dul kalmıştır. Hidayet ninemiz, çocuğu olmayan Dursun amcamızın babası Hasan ile çocuk doğurması için evlendirilmiş ve Dursun amcamız doğduktan sonra, o çocuğu da elinden alınarak tekrar dul kalmıştır. Dul kaldığı için bizim kabilenin (Alümiyen) kadınları onu kıskanmışlar ve bizim üzerimize kuma gelir diye kadına köye dar etmişlerdir. Kadıncağızda tekrar yurtlarına (Ardahan) dönen muhacirle birlikte Ardahan’a dönmek zorunda kalmıştır. Hidayet ninemiz için de ne kadar kötü bir durum. Dört evladını, hele üç tanesine bakacak hiç kimseleri olmayan çocuklarını bırakıp geri Ardahan’a dönmek. Dedem Kurban ve onun kardeşlerinden Muhittin ve Recep çok küçük yaşta hem yetim hem de öksüz kalmışlardır. Dursun amcamız ise, ailesi olduğundan diğerlerine göre daha şanslı büyümüştür. Dedem Kurban, annesinin kendilerini bıraktığında kendisinin 4-5 yaşlarında, abisi Muhittin’in ise 10-12 yaşların da olduğunu söylerdi. Muhittin ile Recep amcamlar birlikte kötü bir evde yaşam mücadelesi verirken dedem ise daha iyi bir yaşam (nasıl bir yaşamsa) için Fazlı Kahya’nın (Bayram, Abdullah, Şaban Aydoğan’nın babaları) yanında hizmetkar olarak çalışmıştır.

Dedemin dedesi olan İsmail dedemiz çok çalışkan bir insanmış. Çalışmış ve çok tarla satın almış. İsmail dedemiz ölünce malları Süleyman dedeme kalmış fakat oda genç yaşta (dedem 33-35 yaşlarında olduğunu söylerdi) ölmüş. Dedemler çok küçük olduğu için Fazlı Kahya bu tarlalara el koymuş ve uzun süre ekmiş biçmiştir. Rezil ve sefil büyüyen dedemler belli bir yaşa gelince babalarının mallarını tekrar almışlar. Daha sonra evlenmişler çocuk sahibi olmuşlardır. Fakat annelerini hiç unutamamışlar ve aramaya başlamışlar. At sırtında Muhittin amcam ve dedem Kars ve Ardahan’a kadar gitmişler. Dedem, İsmail dedesinin Ardahan’ın Kuduzhara (Yeni İsmi Yanızçam) köyünden olduğunu söylerdi. Dedemler köye varınca köylülerden, annesinin bu köye tekrar döndüğünü bir erkekle evlendiğini ve bu evlilikten çocukları olduğunu öğrenmişler. Kocasının akrabaları, Ardahan’ın sınırında günümüzde Gürcistan sınırı içerisinde kalan Ahıska bölgesinde (Ahıska bölgesi bugün Gürcistan sınırları içerisinde kalır) yaşarlarmış. Osmanlı-Rus savaşı bittikten sonra sınırlar belli olmuş ve o sınırları geçmek çok zor olduğundan Hidayet ninemiz ve kocasının sınırın öbür yakasında kaldığını Kuduzhara’lı köylüler dedemler söylemişler. Hidayet ninemiz Rusya da kalmış ve bir daha Türkiye dönememiş. Dedemler sınırı geçemedikleri için bu dünyada anneleri kavuşamamışlar. Fakat dört kardeş şimdi annelerin yanındadırlar. Allah onlara rahmet eylesin. Bunları yazarken kendimi tutamadım ve ağlayarak yazdım. Bu hikaye beni hep ağlatır zaten. Dedemin Ahıska bölgesindeki kardeşleri şimdi neredededir bilemem. Fakat Stalin denen katil, Ahıska bölgesindeki Türkleri 1940’larda çoğunu Rusya’nın en soğuk bölgesi olan Sibirya, diğer geri kalanı Kazakistan, Kırgızistan gibi bölgelere sürmüştür. Bunların çoğu soğuktan ve açlıktan ölmüş, sağ kalanlar ise ana yurtları olan Ahıska’ya halen dönememişlerdir.

Böyle bir giriş yaptıktan sonra dedemin Kuşkayası köyü tarihi ilgili anlattıklarını sizlere aktarmak istiyorum. Çünkü köyde bunları anlatacak yaşlı nesilden (Cafer dayı hariç, Allah daha da uzun ömürler versin) kimse kalmadı. Herkes Hak’kın rahmetine kavuştu. Dedemin dedesi olan Davulcu İsmail (Dedemiz rahmetli iyi davul yapar, ramazanda ve düğünlerde çalarmış) Ardahan dan göç etmek zorunda kalmış. 1800’lü yıllarda Osmanlı ile Rusya savaş halindeymiş. Bu savaşların en fazla bilineni 93 harbi (1887-1889) olanıdır. Bu savaşlardan en çok etkilenenler doğal olarak Rusya sınırına yakın olan yerlermiş. Yukarıda ki hikayede de anlattığım gibi İsmail dedem ve diğerleri Ardahan’ın Guduzhara köyü (bugunkü ismi Yalnızçam, şimdi kasaba) den düşmanın zulmünden iç bölgelere kaçmak zorunda kalmış. O zamanın şartlarında sadece altınlarını alabilmişler. Bunun yanında biraz elbise ve yiyecekten başka tüm mallarını orada bırakmışlar. Yaya olarak Elbistan’a kadar gelmişler. Bu sırada kimler öldü kimler kaldı Allah bilir. Elbistan Kaymakamlığı bunları önce Elbistan’a daha sonra ise Kışla köyüne yakın bir yere yerleştirmiş. Bu yerleştirme tarihini ben 13 Haziran 2005’de Değerli Gazeteci Arif Bilgin’in Elbistan’ın Sesi gazetesinde yazdığı ARŞİVLERDE ELBİSTAN- 2 adlı makalesinden öğrendim. Yazar bu makalesinde Elbistan Kaymakamlığının tutanaklarını açıklıyordu. Orada muhacirlerle ilgili olarak şöyle yazıyordu. Bunlar;

‘20 Ekim 1861; Elbistan’da Göksu kenarına yerleştirilecek olan muhacirler için gereken hanelerin inşası için gerekli tedbirlerin alınması.

28 Kasım 1861; Elbistan kazasında vaki Göksu kazasına iskân ettirilecek muhacirlerin hanelerinin inşasına mübaşeret olunduğu.

16 Aralık 1861; Elbistan’a gönderilen muhacirlerin iskânında müşkülat olduğundan bu defa Samsun’dan gelecek muhacirler için gereken tedbirlerin alınması’dır.

Atalarımın bir kısmı yerleştirildiği köyün dağlık olması nedeniyle açlık, kıtlık, sefalet, salgın hastalıktan ölmüşler. Bu durumu gören o zamanın Elbistan Kaymakamı, Ardahan’lı olması nedeniyle hemşehrilerine acımış ve bunları Elbistan ovasının en güzel yeri olan Çoğulhan, Sinekli, Karagöz ve Karahöyük köylerinin ortası sulak verimli araziye yerleştirmiştir. Sayın Arif Bilgin’nin Makalesinde bu kaymakamın adı Derviş Bey olarak geçmektedir (20 Eylül 1887; Zeytin Kaymakamlığına Abdüllatif Efendi’nin, Elbistan Kaymakamlığına da Ardahan eşrafından olup Rus harbinde büyük yararlılıklar gösteren Derviş Bey’in tayini). Derviş Bey’den, büyüklerimizi böyle güzel bir köye yerleştirdiği için ne kadar dua etsek azdır. Allah razı olsun ve rahmet eylesin.

Buraya yerleşen atalarım bu güzel yerden memnun kaldılar ve topraklarını genişletmek için çalıştılar. Kendi topraklarına yerleşen bu muhacirlerden Karahöyük Köyü sakinleri rahatsız oldu ve Elbistan Kaymakamlığına şikayette bulundular. Bu şikayetler tarihte şu şekilde yer geçti.

12 Ekim 1881; Elbistan kazası Karahöyük karyesi ahalisinin Kuşkayası adlı mahaldeki arazilerine muhacir iskân edildiği şikâyetlerinin tahkiki.

03 Şubat 1887; Elbistan’ın Kuşkayası mevkiinde iskân edilen muhacirlerin yeterli arazileri almadığından Karahöyük ahalisinin arazisine tecavüz ettiklerinden bu arazilerin becayişi talebi.

09 Nisan 1887; Elbistan kazasında Kuşkayası adlı yere yerleştirilen muhacirlerin yeterli arazileri olmadığından Karahöyük karyesi arazisine tecavüz ettikleri ve bunun engellenmesi için gerekenin yapılması.

Köyümüzün isminin verilmesi ise, büyük mağara olarak bilinen yerde bol miktarda kuş bulunduğundan bu köye Kuşkayası ismi verilmiştir. Köyümüzün isminin verildiğine dair resmi kayıt ise şöyledir;

23 Şubat 1888; Elbistan dâhilinde Çerkes ve Rumeli muhacirlerinin iskânıyla kurulan on iki köyün Sayacak, Kamışcık, Çardak, Korkmaz, Deveboynu, Kargabükü, Poskoflu, Kuşkaya, Tepebaşı, Taykendi, Böğet ve Yazıkilise olarak adlandırılmıştır.

Kısaca atalarımın ve köyümün tarihini dedemden dinlediğim bilgiler ve Elbistan Kaymakamlığı Tutanakları ışığında, onların anısını yaşatmak amacıyla sizlere aktarmaya çalıştım. Herkese selam ve saygılar.

Mahmut’un oğlu, İsmail’in oğlu, Süleyman’nın oğlu, Kurban’ın oğlu, Cuma’nın oğlu,

DR. KURBAN YAŞAR
Çukurova Üniversitesi, Gıda Mühendisliği Bölümü, Balcalı –ADANA

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.